Hafif esen rüzgâr kirli yakasından girip körpe boynunda dolaştıktan sonra ter kokusu ile doğaya karışıyordu. İnce boynu telaşlı telaşlı bir o yana bir bu yana dönüyor, erik gözleri birilerinden kaçtığını belli ediyordu. Eskiliğinden tıpkı bir ağaç yaprağı gibi tel tel dökülen ceketinin iç cebinden çıkardığı defteri bir elinde, parmakları arasında kaybolan kurşun kalemi bir elinde sürekli bir şeyler okuyordu.

Etrafında akranlarının oynadığı aşık oyunu hiç dikkatini çekmiyordu. Çünkü o tamamen defterine yoğunlaşmıştı. Harfleri tek tek okuyor, düşünüyor, tekrar tekrar sayıyor ancak telaşını hiç kaybetmiyordu. Gözleri hep birilerini arıyor etrafındaki insanlar onu hiç etkilemiyordu. Sorusu sanki onlara değildi. Bir masal kahramanı gelecek “hayırdır evladım!!” diyecek, sorusunu ona soracaktı. Düşünüyor arıyor sayıyor ancak bir türlü içinden çıkamıyordu. Kulaklarına birden mızrak gibi işleyen sesle irkildi. Boynunda dolaşan rüzgar dağıldı. Ter kokuları artık yayılmaz oldu temiz havaya. Babaannesi sesleniyordu. “Akşam olmak üzere oğlum biliyorsun bir öküz ile bir eşek var ahırda.” Kasketini çıkardı sanki ben nerdeyim der gibi etrafına bakındı. “Tamam, geliyorum” gibilerinden başını salladı. Çok mutsuz çok düşünceli ama yinede umutlu idi. Dar ve çamurlu yollarda ilerlemeye başladı. Ayakları çamur olmaması için taşlara basıyordu ama her taşa atlayışında bir harf sayıyordu kısık sesle. Her adım bir harf “A-B-C-Ç-D” bir taraftan da ürkek gözlerle etrafına bakıyordu. Duyan olursa diye.       Buğulu ahıra girdi sarı öküzün sırtı saman kırıntıları ile kaplı ağzı salyalaşmış burnunu sıkarak Yusuf’a baktı keskin bir nefes verdi, kocabaşını salladı. Yusuf yanlarına doğru ilerledi. Her adım attığında eşeğin kulakları bir ileri bir geri gemici yelkeni gibi sallanıyordu. Önlerinde kalan iri saman kırıntılarını aldı yere attı yeni saman koydu yalaklara, teneke içerisinde ıslatılmış fiğ ve buğdaydan birer avuç verdi hayvanlara. Onlar yemlerini ve samanını yerken altlarını temizledi Yusuf. Etrafına baktı, kulak kesildi, kimse gelmiyordu, “ah keşke birisini bulsam bu alfabe neden 28 harf acaba hangisi eksik 29 olması gerekiyor” dedi. Biraz kendi kaderine biraz halkının kaderine kızdı. Ama hayat devam ediyor. Nasıl olsa bir gün bulacaktı bu alfabeyi 29 yapacak birisini.

Sobanın nefes alır gibi ağzından aldığı hava odanın içinde kasvetli bir aydınlık yaratıyordu. Annesi ve babaannesi aralarında güne dair önemsiz konuşmalar yapıyorlardı. Babası yıllar önce gurbet yollarına düşmüş Almanya’da idi. Birkaç kız kardeşi evin içinde yarı uykulu yarı oyunbaz dolaşıyorlardı. Yusuf sobanın arkasında yüksekte duran gaz lambasının tam altında oturmuş cep defteri elinde uğraşıyordu. Harfleri tekrar tekrar yazıyor sonra nohut tanesinden küçük olan silgisi ile siliyordu. Siliyordu çünkü defterinin bitmesinden korkuyordu. Birden defterinin fazla silinmesi nedeni ile yırtılmasından korktu. Dikkati arttı ama yazmayı bırakmadı. Hep yazıyordu A-B-C-Ç-D…… İşte yine 28 olmuştu. “Tüh” dedi “keşke köyümüzde bir öğretmen olsa keşke bir okuma yazma bilen olsa sorsam bu alfabe neden 29 olmuyor da hep 28 de kalıyor diye. “Ah dedi ah Elif burada olsa da ona sorsam.”  Ama Elif ilçede okulda hafta sonları gelmez. Ancak yazın okullar kapanır ise öyle gelir. Onurlu başını tavana kaldırdı gözlerini tavandaki ağaçlara dikti uzun uzun baktı. Elindeki defteri, kalemi, silgiyi zaten Elif’den almıştı. Bu defteri kalemi ve silgiyi okullar kapanana kadar kullanmak zorunda idi. Bitirmemeli hele hele kaybetmemeli idi.

Gaz lambası söndürülmüş herkes yatmıştı. Fakirliğin nefesi karanlık odada dolaşıyordu. Hiçbir şey yemeden yatmışlar karınları aç ama yarınları umut dolu idi. Yusuf karanlık odada bir ışık arar gibi boşluğa bakarak düşünüyordu. Babası Almanya da çalışıyor. Ahırdaki sarı öküzün yanına bir sarı öküz daha alacak, tarlalarını sürecek, buğday ekecek, un öğütecek, ekmekleri bulgurları olacaktı. Az kalmıştı bütün bunlara. Yaza şunun şurasında 6-7 ay kalmıştı. Bunları düşünüyor gülümsüyordu. Kardeşleri açım ben anne demeyeceklerdi artık. Tarlaları kendisi sürebilir buğday ekebilirdi. Büyümüştü yapabilirdi, nede olsa 10 yaşında idi. Annesi 9 ilkyaz geçti dese de o 10 yaşındaydı. Küçük ellerini yumruk yaptı kendini düğünlerde güreşen pehlivanlar gibi hisseti. Dişleri gıcırdadı. Kardeşlerini düşündü o büyüdü artık; ağlamak aç kalmak yoktu. Gözlerini yumdu. Uyumak istiyordu, alfabeyi bir kez daha saydı. 28 çıktı; ama umursamadı.

Yağmakta olan karın bastıkça ezilen gıcırtısını duydu. Cılız ellerinden baltayı bıraktı. Elindeki çam dalını yere attı. Gözleri büyüdü. Heyecanlandı, ağlamaklı bir sesle “baba” diyebildi. Koştu elindeki köşeli tahta bavulu aldı. Kapının önüne koydu döndü babasının elini öptü. Sıcak evden şaşkın bakışlarla elleri önlerinde bağlanmış kız kardeşleri titrek seslerle “baba” dediler, geldi babalarının elini öpmek için sıraya girdiler. Herkes şaşkın, herkes sevinç içerisinde idi. İçeri girdiler. Babası kısık kalın sesle soruyor annesi cevaplıyordu. Köyde olan biten her şey gelişigüzel konuşuluyordu. Aynı zamanda Babaannesi bavulu açtı şeker dağıttı herkese bir tanede kendi attı ağzına. Homurtulu bir tonla “oğlum bu ne” diyerek iri kahverengi bir eşya gösterdi. Evin en özel köşesine; gaz lambasının yanına yerleştirdi. Açtı biraz karıştırdı. Bir ses buldu. “bunu kimse karıştırmasın bu radyo açın dinleyin güzeldir, dünyadan haberimiz olur. Ben gidince şuradan açın aynı yerden kapatın” diyerek eli dolduran iri düğmeyi çevirdi. Babaannesi suratını buruşturarak “bu gavur icatlarını nerden düşünürsünüz bilmem ki çalgı çengi var bunun içinde günah oğlum kapat şu zıkkımı” dedi ise de Yusuf’un gözü parladı sevinçten. Artık akşamları çok değerli bir arkadaşı, öğretmeni, can dostu vardı. Biliyordu ki radyo ona çok şey öğretecekti.

Gündüzleri geçmez olmuştu artık. Radyonun başına geçmek için sabırsızlanıyor, Sürekli radyoyu düşünüyordu. Akşam eve gelir gelmez radyoyu açıyordu. Artık onun adı Yusuf’un radyosu olmuştu. Haber dinliyor Ankara’ da olanlardan bahsediyor, İstanbul’u anlatıyordu. Neler yoktu ki radyoda. Her gün başka bir konu duyuyor her gün yeni şeyler öğreniyordu. Artık Yozgat’ın hava durumunu oradan dinliyor bir sonraki günü ona göre planlıyordu. Radyo yavaş yavaş hayatına girmeye başlamıştı bile. Bahar yaklaşmış havalar yumuşamıştı. Almanya da donan makineler işlemeye başladığından babası Almanya ya dönmüştü. Annesi ve babaannesinin sıradan günde birbirlerini azarlar gibi konuşmalarını dinlerken yumuşak sesli sunucunun “İstanbul radyosu çocuk korosundan şarkılar” dediğini duymamıştı. Çocuk korosu tüm alfabeyi şarkı olarak söylemeye başlayınca gözleri büyüdü. Heyecanla ayağa kalktı “babaanne susun!!” dedi yüksek sesle. Radyonun yanına yürüdü. Ses düğmesi ile oynadı ama ayarını değiştirmedi. Tüm dikkati radyoda idi. “A,B,C /. A,B,C /. A,B,C /. Ç,D,E,F,G / Ğ/ Ğ /Ğ / H,I,İ,J,K / L,M,N / L,M,N / O,Ö,P,R / S,Ş,T / U,Ü,V,Y,Z / U, Ü,V,Y,Z” şeklinde söylenen şarkıyı dinledi. Ğ harfini duyunca aylardır aradığı şeyi bulmuştu. Aynı şarkıyı tekrar dinledi. Hatta radyo ile birlikte söyledi. Oturdu defterini kalemini çıkarttı. Alfabeyi yeniden yazdı, 28 harf tamam idi. Ğ harfini ağzı ile söyledi 29 olmuştu. Tamam eksik harfi buldu. Ancak Ğ nasıl yazılan bir harf idi. Düşündü yorum yaptı kendince acaba G den önce yada sonra geldiğine göre G’ye benzeyebilir mi idi. Karar veremedi. Çok mutlu idi. Nasıl  yazıldığını bilmese de artık harfleri 29 adet sözlü olarak sayabiliyordu. Kendi kendine ben bu 29 harfi unutmadan iyice ezberleyeyim, yazmasını nasıl olsa bir gün soracak birisini bulurum diye düşündü. Alfabeyi çok düzgün yazabiliyor, radyodan ülke ile ilgili temel bilgileri kavrayabildiği kadar öğreniyordu. Bir çok il ismini öğrendi örneğin.

Köyde çiftçilik adına yapılan telaşlar tüm hızı ile aileyi etkisi altına almıştı. Tarlalar sürülüyor, patatesler kuyulardan çıkartılıp ekmek için hazırlanıyor, Ahırdaki hayvanların hamı alınıyor, ağaçlar budanıyordu. Günlük hayat tüm hızı ile sürüyordu. Herkes akşam eve yorgun geliyordu. Özellikle çocuklar erkenden yatıyordu. Bu telaş içinde işlerini takip ederken Yusuf köyün camisinin önünde Halim amcasını gördü. Telaşlandı, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Önünde odun yüklü eşeği eve doğru sürdü Halim amcasının yanına geldi. Yanakları pembeleşti, terledi, sıkıntısı yorgun yüzünden okunuyordu. Halim baktı bir şey söylemek istediğini anladı. “Hayrola yeğenim bir şey mi soracaksın” dedi. Fransa’dan yeni gelmiş köyde gördüğü eşle dostla hatırlaşıyordu. Yusuf amcasının torunu oluyordu. Çok severdi Yusuf’u. Duymuştu gözü açık bilinçli tuttuğunu koparan birisi olduğunu. Bu nedenle özellikle ilgilenmek istedi. Yusuf ceketinin iç cebine elini sokarken Halim ilgiyle izliyordu. Defteri ve kalemi çıkarttı. “Halim amca ben alfabeyi öğrendim hepsini biliyorum ancak Ğ harfinin hangi sırada olduğunu bilmiyorum.” “Ğ G den hemen sonra geliyor yeğenim” dedi gülümseyerek. Yusuf “radyoda dinlerken G den hemen sonra geldiğini anlamıştım böylece bunu doğrulamış olduk. Ancak bu Ğ nasıl yazılıyor bana gösterir misin?” diyerek defterini ve kalemini uzattı. Halim yıpranmış artık bez gibi yumuşamış defter ile kullanması oldukça güçleşecek şekilde kısalmış kalemi aldı. Özenle Ğ yazdı “işte bu şekilde” diyerek gösterdi. Eğildi defteri önüne doğru uzatarak yavaş hareketlerle G yaptı üzerine bir şapka koydu “gördün mü? Yapabilir misin? diye sordu. Yusuf “ha G nin aynısı ancak üzerinde şapka olanı öylemi?” dedi. Sevincinden Halim amcasının verdiği cevabı bile beklemeden teşekkür dolu gözlerle bir kısa bakış attıktan sonra koşarak uzaklaştı. Halim bu olaydan sonra artık kimse ile selamlaşamazdı. Duygu yüklü idi. Hızlı adımlarla eve gitti. Bir köşeye oturdu. Yusuf’u düşündü, İnsanların kendi kendine bir şeyler yapma çabalarını hatırladı. Devletin bu çabalayan insanlara hiçbir yardımda bulunmadığını düşündü. Atatürk’ü hatırladı, İnkılâpları aklından geçirdi. Çok partili döneme geçildiği dönemde köy enstitülerinin kapatıldığını toprak reformunun iptal edildiğini, ülkedeki bin bir güçlükle kurulan fabrikaların yabancı sermaye gelecek diyerek Özelleştirme adı altında satıldığını, hatırladı. İşte devlet ile vatandaş arasında böylece bir duvar örülmeye başlandığını hatırladı. Şimdi yeğeninin tek başına ancak yılda birkaç kez yardım alacak birilerini bularak okuma yazma öğrenmeye çalıştığını düşünerek gözlerinden sızan yaşları sildi. İçindeki sıkıntıları ancak ormanlarda dolaşarak atabileceğini düşünerek evden çıktı gözden kayboldu.

Yine dünya ile ilişkisini kesmiş, zümrüt ormanların ortasında koyu gölgeli çam ağaçlarından birinin altında Elif ile bir şeyler okuyup yazıyorlardı. Yusuf’un mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Yeni pırıl pırıl bir defter, henüz kullanılmaya başlamış bir kalem poşetinden çıkartılmamış bir silgisi vardı. Bu yaz okuma yazmayı tam olarak öğrenecekti. Kararlılığı çalışma azminden belli idi. Elif’in verdiği ödevleri çok istekli büyük bir dikkatle yapıyordu. Artık küçük harfleri büyük harfleri okuyup yazabiliyordu. Hece ve küçük kelimeleri tanıyor zorda olsa okuyordu. Elif duyduğu bir ses üzerine başını kaldırdı. Bu hareketi Yusuf’unda dikkatini çekti. Eşeğe binmiş komşuları Hasan ağa Orman kesim sahasından köye doğru gidiyor, yolu tam kalem defter ile uğraşan çocukların önünden geçiyordu. Kirli sakallı yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece konuşmuş olmak için söylediğini kendiside biliyordu. “Oğlum önümüzdeki yaza köye okul yapılacakmış orada öğrenirsin okuma yazmayı. Hem öğretmen falanda gelir. Daha kolay öğrenirsin sanki davulbaz’da okuma yazma ne işine yarayacaksa” diyerek gitti. Yusuf ile Elif birbirlerine baktı gözleri parladı Yusuf’ın sevincini gizleyemedi boynuna sarıldı Elif’in. Ancak Elif uyarı dolu ses tonu ile Yusuf’un dünyasını kararttı sanki “Yusuf seni almazlar okula sen on yaşındasın ama oraya 7- 8 yaşlarında çocukları alırlar. Belki ben seneye liseyi bitirdiğimde Öğretmen olarak atanırsam bende gelebilirim. Kendi köyümüze öğretmen olarak gelirsem ne kadar güzel olur değil mi. Ama ben Üniversiteye gideceğim” dedi. Yusuf okula alınmayacağını öğrendiği zaman dünyası kararmıştı sanki Elif’in devamında söylediği cümleleri duymadı bile. Elif “zaten sen okuma yazmayı öğrendin okula gerek kalmadı ki neden üzülüyorsun.” Yusuf merak dolu bakışlarını Elif’in yüzünde yoğunlaştırdı. “Yoksa bana ders vermeyi bırakacak mısın? O okul açılmadan ben okuyup yazmalıyım beni yarı yolda bırakma.”  “hiç öyle şey olur mu? Ben yaz tatillerinde burada olduğum müddetçe sürekli derse devam edeceğiz merak etme” dedi.

Artık çarpık satırlar düzen tutmaya, bozuk heceler kelimelere dönüşmeye başlamış, defterler tüketilerek sürekli yazılar yazılıyordu. Köyde bir okur yazar vardı denilebilirdi. Bunu düşündükçe Yusuf başı dik yürüyor, bir gün köyden bir komşusuna yardım edebileceğini düşündükçe kendisi ile gurur duyuyordu. Elif aynı zamanda sayılar ile birlikte 4 matematik işlemini de öğretmişti. Hızlı kavrama yeteneği sayesinde Yusuf 4 işlemi çok hızlı öğrenmiş, oldukçada etkili kullanıyordu.

Artık temmuz ayının bunaltıcı sıcağı gelmiş Orman kesim sahasındaki ağaçların ölçümünün yapılması, sınıflandırma işlemine tabi tutulması vakti gelmişti. Orman işletmeye ait lojmanlara gitti. Orman muhafaza memuru ile konuştu. “Yarın güneş doğarken burada ol ağpınara gideceğiz ona göre” diyerek Yusuf’u gönderdi. Orman Muhafaza memurunun verdiği haberi babaannesi ile paylaşmalıydı. Belki ilk kez para kazanacaktı. Çok mutlu heyecan dolu eve girdi, babaannesine anlatırken annesinin duyduğunun farkında değildi. Annesinin onaylamayacağını düşünüyordu öylede oldu. Ancak annesi ile zaten hiç yıldızları barışmadığı için önemsemedi. Erkenden yattı. Babaannesi sabah namazı ile birlikte kaldırdı Yusuf’u. Omzuna bir balta aldı evden çıktı.

Sık ağaçların arasında daha önceden işaretlenen ağaçlar kesilmiş kabukları soyulmuş belirli ölçülerde kesilmiş öylece duruyordu. Yerde yatan ağaçlar pehlivan cesedi gibi gururlu, diri, acınası bir halde idi. Ortasından ölçülüyor arkasına boyu ve kalınlığı yazılıyordu. Orman muhafaza memurunun birisi ölçüyor, diğeri yazıyordu. Yusuf ise elinde balta ağaçların toprağa gömülü olan bölümlerini çıkartıyor, bazen de birbirine bitişik duran ağaçları ayırıyordu. Öğlen vakti geldiğinde Orman muhafaza memurları Orman şefine çok yorulduklarını istirahat etmek istediklerini söylediği zaman Yusuf fırsatı değerlendirmenin tam zamanının geldiğini düşünerek “isterseniz birazda ben yazayım veya ölçeyim kumpas ile” dedi. Şef, orman muhafaza memurları birbirlerine baktılar. Uzun kafasındaki sarı saçları dağınık, zayıf yüzünde üst dudağını kapatan bıyıkları fazlalık gibi duran orman muhafaza memuru Karadeniz şivesi ile “bu çocuğun bizimle birlikte çalışmak istemesinde hele hele ısrarcı davranmasında bir mana gizli idi zaten” dedi. Şef inanmadı köyde bir okuryazarın olduğuna, yanına çağırdı. “Yusuf gel bakalım, bana 1001 yaz, sonrada yazdığımı oku” diyerek cebinden çıkarttığı kâğıda 1019 yazdı. Yusuf kâğıdı aldı hiç zorlanmadan basitçe “1019 yazıyor” diyerek 1001 yazdı eline kâğıdı uzattı. Şef şaşkın bakışlarını Yusuf’un üzerinden ayırmadan “bana; Gazi Topbaş’ın kesim sahasında toplam 10873 metreküp ağaç var, yazar mısın?” dedi. Yusuf söyleneni gayet sakin ve kendinden emin bir şekilde yazdı, kâğıdı şefe uzattı. Şef ile orman muhafaza memurları bir okuryazar bulmuş olmanın şaşkınlığı içinde, Yusuf ise emeklerinin karşılığını almış olmanın onuru ile birbirlerine bakıyorlardı.

Şef siyah gözlerini etrafındakilerin üzerlerinde gezdirdi. Sesinin tonu çok ciddileşti. Önemli bir şey söyleyeceği belli idi. Üçgen iri çenesini oynatarak “bu çocuk eğer fırsat verilirse bu köyün kaderini değiştirir; ama kesin bu ailenin geleceği bu çocuk sayesinde çok çok değişecek” dedi.

 

Yazarın diğer yazılarını görmek için buraya tıklayınız.

Yorumlar  

 
0 #8 melikee 2013-06-19 13:08 çok güzel olmuş özdoğan abi bu kadaR zor şartlarda bile okuma isteği varken şimdi biz bu elimizdeki fırsatların değerinin farkına varıp yeni şeyler öğrenmek için çabalamıyoruz. Alıntı
 
 
0 #7 Seyit Tümtürk 2010-07-04 18:43 Yazını okudum, çok beğendim.Yazıdaki konu 1966 - 1970 yılları arasında geçmiş gibi geldi bana.Yani bizim çocukluk dönemimizi anlatmışsın.Yalnız o dönemde radyonun tanınmayışını konuyla bağdaştıramadım , çünki o dönemin insanları radyoyla daha eskiden tanışıktı.Belki orda küçük bir düzeltme gerektirebilir. Alıntı
 
 
0 #6 kocaman 2010-05-15 17:33 güzel bir edebiyat eseri olmuş takdir ediyorum Alıntı
 
 
0 #5 Suat KILIÇ 2010-05-09 23:22 geçten mütiş bi olay çok beğendim bu konunun ayrıntılı işlenmesini diliyorum.. Alıntı
 
 
0 #4 Suat KILIÇ 2010-05-09 21:41 gerçekten çok güzel bi öykü çok beğendim… Alıntı
 
 
+2 #3 fatmaaa 2010-05-04 22:30 sanki yaşanmış bir olay..Bu kadar samimi ve güzel bir hikaye epeydir okumuyordum..devamını bekliyoruzzzzz: )))))))) Alıntı
 
 
0 #2 hakkı 2010-05-04 22:27 bütün bu olayların gerçek olduğunu unutmadan okuyalım..nereden nereye değilmi… Alıntı
 
 
0 #1 Derviş GÜL 2010-05-01 01:08 Özdoğan abi yine her zamanki gibi harika bir yazı yazmışsın büyük bir heyecanla okudum insan okurken hiç bitmemesini istiyor böylesine akıcı ve özlü bir yazıyı daha sitemize kattığın için sana teşekkür ederim. Öyle sanıyorumki bu hikayedeki olaylar ve kişiler gerçek böyle bir azim ve istek inanılır gibi değil, bu tür yazıların devamını sabırsızlıkla bekliyorum. kolay gelsin. Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

SON EKLENEN FOTOGRAFLAR

AYKAN & FERDANE KAFA...
Image Detail
HAMZA KAFADAR (AYKAN...
Image Detail
SUVEYDA KAFADAR (AYK...
Image Detail
ZEKİYE & DİLAVER KAF...
Image Detail
ESMA, MÜZEYYEN, ESRA
Image Detail