KARGA

KARGA

 

Hafif esen rüzgar burnumun ucunu bıçak gibi kesiyordu. Tüm doğa gibi beyaz olan bulutların altında gözlerim sulanıyordu.  Etrafı taş duvarlarla örülü olan yolun en geniş noktasında ben ağabeyim ve kardeşim diğer köy çocukları ile toplanmış oynayacağımız oyun hakkında konuşuyorduk.  Yanımızdan geçen boyu gibi burnu da uzun olan çiçekli entarisi, bakır renkli kovaları, renk cümbüşünü tamamlayan mavi boncuklu yazmasıyla, gelin kadar süzülerek yürüyen orta yaşına rağmen kızlık nazından hiçbir şey kaybetmeyen Emine teyze  yanında kısa tıknaz boyu telaşlı yürüyüşü ve kalın ayaklarıyla birbirlerinin zıtlıklarını tamamlarcasına yürüyen Fadime hala ile konuşuyorlar; Hurşit abinin karısının aşerdiğini, traktör ile  dün akşam çulhalı köyüne giderek oradan karısına elma getirdiğini akşam saatlerinde yola çıkarak sabaha ancak geldiğini kovaların gıcırtıları arasında anlatarak suya gidiyorlardı.

Çulhalı köyü yaklaşık 7 km uzaklıkta, bizim köyden oldukça büyük bakkalı olan nüfusu kalabalık bir köydü. Köyümüzden Çulhalıya doğru giden eğimsiz ve kıvrımsız yollar oldukça tatlı orman manzaraları sunuyordu. Ancak gucük ayında yaklaşık gırtlak hizasında olan karda değil Çulhalı köyüne gitmek evden yan komşuya gitmek bile ferman ister.

Eğri burnu, yana yatan siyah kirpi saçları, özellikle gerdirilmiş gibi duran yanakları, dışarı fırlamaya çalışan elmacık kemikleriyle Hurşit abi biraz isyankar, yiğitliğinin verdiği heyecanla saldırgan, yapamayacağım iş yok anlayışıyla yaşayan, attığını vuran, mahallede gece-gündüz olup bitene hakim, dağlardan inen tilkilerin bile korktuğu, telaşlı yürüyüşlü,  hastası olana ilaç, fakir olana yiyecek götüren, gurbette beklediği olana haber getiren, hafif kememe konuşmasıyla köyün belki de en çok sevilen gençlerinden birisidir. Köyde bulunan belki de tek yabancı olan köy imamı ve iki öğretmen ile en çok irtibatı olan Hurşit abi bizim bir çok konuda hayallerimizi süslerdi.

Hürşit abinin köye geldiğini duyduğumuzda birbirimize baktık. Arkadaşlarımızla ayı gördüm oynamak için planlarımızı yaptık. Herkes oyun içindeki rolünü oynamaya başladığında ben oyunun verdiği heyecanla kıpır kıpır olmuştum. Taş duvarlı köy yollarında karlar öyle çok yağmıştı ki yazın boyumu ölçtüğüm duvardan ayrı renkte dikkat çekici yapısı olan taş şimdi ayağımın altında kalıyordu. Zaman zaman üzerine yağan kardan görünmeyen buza bastığımızda yere düşüyor kimse görmesin, görüp de bize gülmesin diye telaşlı bir şekilde ayağa kalkıyorduk. Kara lastiklerimiz boğazsız olduğundan mıdır yün çorabın kendi yapısından mıdır bilinmez ama ayaklarımız sürekli ıslak, bir o kadarda sıcaktı. Oyunumuz soğuk havayı yırtarcasına kulaklarımıza kadar ulaşan, en kızgın zamanında bile bize ninni gibi gelen annemizin sesini duyana kadar devam ederdi.

Alevini ağzından dışarı çıkartmaya çalışan soba evi aydınlatma çabasındaymış gibiydi. Sobanın fırınındaki  çörek kokusu ile yanan odunların çıra kokusu birbirine karışarak gaz lambasının loş ışığı ile birlikte eve oldukça kasvetli bir hava veriyordu. Sobanın arkasında bulunan tahtalı dediğimiz divanda ben abim ve kardeşim oturuyor yarın sabah neler olacağını birbirimize konuşmadan anlatıyor, bakışlarımızla planlar yapıyorduk. Biliyorduk ki güneş batarken hava kararmadan önce ineklerin yemi ve samanı verilecek, ahırda annemin işi bittikten sonra üzerini bulgur çorbası, dal turşusu, gardon dalartması ile süslediği sofrayı kuracaktı. Yemeklerimizi  yendikten belki bir saat sonra istesek de istemesek de uykumuz gelecek ve şu an dinlediğimiz masal bitmeden uyuyacaktık.

Sabah daha güneş doğmadan kulağımız kirişte karga sesi dinlemeye başladık. Çünkü köyümüzde yerleşik hayat süren karga yoktu. Kargalar misafir tadında uzun aralıklarla günübirlik köyümüze gelir akşam olmadan geldikleri meçhule dönerlerdi. Yatakta soğuk odada hem karga sesi dinliyor hem koşmak için kendi kendimize sesiz ve gizliden gizliye plan yapıyorduk. Karga gaak dediği an yataktan fırlayarak pencereye koştuk. Gökyüzünü bir ustura gibi kesmeye çalışan kavak ağacının tepesinde madalyon gibi duran Kargayı gördük. Evin her açıldığında yada  kapandığında kulaklarımızı yırtarcasına ses çıkartan kapı gıcırtısı arasında tahta merdivenlerden yola fırladık. Hurşit abinin  evinin penceresini takip etmeye başladık. Pencerenin açıldığını göremiyorduk ama tüfeğin camdan dışarı uzandığını gördüğümüzde kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Biz Hurşit abiyi göremiyorduk ama Hurşit abi evde iken karga kavakta bir yaprak gibi sallanırken tüfeği başka kimse eline almaz, o kargayı başka kimse vurmazdı. Bunu biliyorduk. Tüfek patladığında köyde ne kadar köpek varsa hepsi aynı anda havlamaya başlar yakın olan tüm çoban köpekleri ve av köpekleri Hurşit abinin evine doğru seğirtir sonra tüfek sesinin heyecanı geçince tekrar geldikleri izden geriye dönerlerdi. Karga tüfek sesinden midir yoksa aldığı yaradan mıdır bilinmez birden bir telaş, bir düzensiz uçma çabası ile bulunduğu daldan kalkarak üzerinden dökülen tüylerden önce dik sayılmayacak bir ivme ile kavaktan aşağı doğru düşerek beyaz karların üzerinde bir leke gibi durur, biz boyumuza yaklaşan karın içinde bata çıka kargaya doğru koşar kargayı alır eve getirerek uygun bir yere saklardık.

Zaten tüfek patlaması ile sonrasında köpek seslerinden dolayı mahallede herkes uyanır yatakta bir yada iki dönüşlü kısa yatak keyfinden sonra günlük telaş başlardı. Annem de biz kargayı getirene kadar uyanır sobanın üzerinde buluna ibrikte yüzünü yıkar gri renkli kovasını koluna, alaca renkli uzun ipli kalın örgülü tuzluğu boynuna takarak ahıra giderdi. Ninem sabahları özellikle anneme yarı bükülmüş beli ile kınalı saçlarının bir perçemi sürekli dışarıda bulunarak yardıma giderdi. İşte bizim istediğimiz tam da o andı. Çünkü bizim kargayı eve getirdiğimizi görseler alır ya ocakta tamamen yakar yada içinin etini çıkartarak sürekli kapıda duran kara gözleri beyaz tüylerinin arasından öfke kusan dik bacaklı dik kuyruklu kesilmiş kulaklarıyla bekleyen evin sadık üyesi köpeğimize verirlerdi.

Evde yalnız kalınca akşamdan kalma sac ayağının üzerinde yarı kararmış is kokulu tencerenin altından odun közlerini kenara çekerek derisini yüzüp içini çıkardığımız kargayı parçalara ayırarak pişirdik. Biraz telaşlı biraz acemice hareketlerle çıtır kemikler dahil olmak üzere annemin ve ninemin ahırda işi bitene kadar ince gülüşlerimiz iştah homurtularımıza karışarak kargayı afiyetle yedikten sonra et kokusunu dağıtmak için odayı havalandırdık.

Yaptığımız et ihtiyacından, damak tadından değildi. Belki yaşadığımız tek dize hayata isyan, belki aramızda kurallarını koymadığımız bir oyundu. Hurşit abimiz bize bu oyunu zaman zaman yaban güvercinleri ile zaman zamanda köy serçeleri ile oynamamıza fırsat veriyordu.

Anadolunun kırsalında biraz sahipsizlik biraz cahillikti. Tek kültür kaynağımız annelerimizin anlattığı yedi başlı canavar masalları ile babalarımızın köy odalarında sohbetini ettiği av maceralarıydı. Okulda alfabe öğrenme çabasından öteye taşıyamadığımız eğitim, camilerde Arapça öğrendiğimiz ancak ne okuduğumuzu anlamadığımız ezberler dışında bir kültür kaynağımız yoktu.

Lapa lapa yağan kar sabahın pusu 35-40 metre ileride bir general heykeli gibi duran kavak ağaçlarının görüntüsünü silmekteydi. Ama bembeyaz dünyamızda siyah karga bir çelenk gibi duruyordu. Hurşit abimizin tüfeğinin namlusu pencereden yine parladığında karganın nereye düşeceğini tahmin etmek pekte zor olmuyordu artık bizim için. Köye yılda gelen 8-10 karganın belki de tamamını Hurşit abimiz az sonra olacağı gibi bize bir hediye sunma tadında vuruyordu. Bizim kargaları yediğimizi Hurşit abimiz biliyor muydu bunu hala kendisine sormadım.

                                                                                                                                                                                                    Özdoğan SARIÇAM                                                                                                                                                                                                                                       (2015 Rize)

 

 

 

 

 

Yazarın diğer yazılarını görmek için buraya tıklayınız.

Yorumlar  

 
+2 #6 seçmen sarıçam 2015-03-30 22:14 canım abim benim… ne de güzel anlatmışsın o özlemle yad ettiğimiz günleri sen bu bir kurgu desende bence tamamen gerçek…eline kalemine sağlık çok güzel olmuş devamını isteiz ona göre… Alıntı
 
 
+1 #5 Özdoğan SARIÇAM 2015-03-30 00:21 Ahmet TÜZÜN teşekkür ediyorum umarım beğenmişsindir Alıntı
 
 
+2 #4 Özdoğan SARIÇAM 2015-03-30 00:20 sayın okuyucular (hemşehrilerim) bu hitaye büyük bölümü gerçek ancak kargaları biz yemiyorduk. böyle yazmakdaki amacım dikkat çekmek yada hikayeme derinlik katmaktır Alıntı
 
 
+3 #3 aykut güler 2015-03-29 23:59 Özdoğan abi öncelikle güzel makalelerini bizimle paylastigin için tesekkur ederguzel makalelerinin devamını dilerim. Siz değerli abilerimizin ogutlerini dinliyor olmak,makaleler ini okuyor olmak hayata dair kazanımlar sağlamakta kanaatindeyim. Bu arada Babamın da yaptığı yanlış abi yav olurmu köye gelmiş kargalar ne güzel :) Saygilarimala abi Tokattan sevgiler Mart 2015 U.GULER Alıntı
 
 
+2 #2 ahmet tüzün 2015-03-25 20:12 Kalemine sağlık komutanım.Yazarlık yakışıyor sana Alıntı
 
 
+3 #1 Derviş GÜL 2015-03-25 06:56 Kalemine sağlık abi, at olugundan su içer gibi tek seferde soluksuz okudum, bi ara hiç bitmesin dedim kendi kendime, bütün bu olayları gözümde canlandirarak okudum ve çok keyif aldım eline sağlık çok güzel olmuş. Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

SON EKLENEN FOTOGRAFLAR

AYKAN & FERDANE KAFA...
Image Detail
HAMZA KAFADAR (AYKAN...
Image Detail
SUVEYDA KAFADAR (AYK...
Image Detail
ZEKİYE & DİLAVER KAF...
Image Detail
ESMA, MÜZEYYEN, ESRA
Image Detail