Hava kararmak üzere idi. Hafif esen rüzgar terli anlını öpercesine geçti.  Elinin tersi ile anlını silerken derin bir nefes aldı. Doğruldu etrafına baktı. Kimseyi göremedi ama yinede bakmaya devam etti. Of diyecek oldu ama ümitsizliğini kendisinden bile gizliyordu; demedi.

Elindeki baltayı sanki bir sanat eseri hazırlar gibi sallıyordu. Her kabuk çıktığında kafasındaki soru işareti biraz daha artıyordu. Eğer bunu başarırsa bir daha camız uçana eurovizyon şarkı yarışmasını izlemeye gitmeyecekti. Çünkü böyle bir şeye gerek kalmayacaktı. Anteni ağacın ucuna sağlam bir şekilde çivi ile çaktı. Yetersiz buldu sicim ile sıkıca bağladı. Yaptığı ağacın yüksekliği tüm evlerin çatılarının üzerine çıkacak şekilde idi. Yükseklik iyi ama televizyon çekecek mi acaba diye iç geçirdi.

Kabloları ayarlamış ön hazırlıklar tamamdı. Televizyonu köşedeki masanın üzerine koydu, fişlerini taktı. Traktörün aküsünü masanın altına yerleştirdi. Bağlantılarını kontrol etti. Düğmeye basarken dudakları belli belirsiz kıpırdayarak ancak kendi duyacağı yükseklikte “ya bismillah” dedi.

Televizyonu karıştırdı dolaştı anteni çevirdi ama olmuyordu. Bir türlü başaramadı. Görüntü belli belirsiz geliyor. Sesi hiç bulamıyordu. Sinirlendi, terledi. Etrafına bakındı. Kahvedeki herkes ona bakıyordu. Herkeste bir ümitsizlik, bir donukluk vardı. Kimse konuşmuyordu. Ateş parçası gibi olan bir genç “ağabey anten küçük geliyor anteni yükseltelim” dedi. Doğru haklısın der gibi başını salladı. Başından kasketini çıkardı. Her zaman kısa olan saçlarının arasında parmaklarını dolaştırdı. Çakır gözleri hafif kanlı olurdu her zaman. Ancak sinirli olduğu için daha da belirginleşti. Kasketini başına koydu televizyonu kapattı. İlçede televizyona akü voltajı ile aynı ayara getiren usta acaba bir yanlışlık mı yapmıştı diye düşündü. “Tamam, yeğenim ama nasıl yükseltiriz. Bu zıkkımın çekmesi için kayaların da, madenin kehin de üstüne çıkmak gerekiyor” dedi. Genç Kafsını salladı “o kolay” der gibi. Televizyonu kapattılar. Kabloları toparladılar. “bu gün böylece kalsın” diyerek kahvenin dik ince tahtadan merdivenlerinden gürültü ile indi gitti.

Öğle güneşi insanın gözlerini alıyordu. Havada çok güzel sonbahar kokusu vardı. Çam ormanından gelen hafif rüzgâr sesi onun kulaklarını okşayarak geçiyordu. Çamurlu yolda taşlara basmak için dikkat kesilerek geldi. Kahvenin balkonunda bekleyen gençlere baktı. Her zamanki eleştiri gözlerinden okunuyordu. Ancak eleştirisi gençlere değil yaşadığı topluma idi. Keşke insanlarımızın işi olsa, çalışsa aile bütçesine katkıda bulunsa diye hep düşünürdü zaten. Ancak kendi çocuklarını son baharda başlayan ilkbaharda biten tembellik cenderesinde bırakmayacaktı. Yine bunları düşünürken birde gayriihtiyarî dudakları kıpırdadı “yapacaksak yapalım, biliyorsun öbür gün maç var yeğenim” dedi.  Genç kendisine hitap ettiğini anladı ve öne çıkarak gözlerini heyecanla açtı. “Unutmamış hala istekli acaba benim aklımdakine ne der diye” düşündü. Ayaklarının ucunda aşağıya indi. Yanına iyice yaklaştı. Sanki gizli bir şey söyleyecekmiş gibi kısık sesle “ağabey ya acaba iki tane gelin bayrağını diktiğimiz direği üst üste yapsak kahvenin çatısına deksek nasıl olur” dedi. Ses tonundan utandığı belli idi. “Yeğenim sen dersinde ben yapmaz mıyım hiç ama malzemeleri nerden bulacağız” diyerek onu onayladığını belli etti. Genç akşamdan her şeyi ayarlamıştı. “Ağabey cerekler bizim ahırın duvarında, çivisi, keseri, testeresi kolay urganda zaten var daha ne lazım sen söyle ben bulayım” dedi. Bir el işareti ile gençleri çağırdı. Artık iş başlamıştı bile.

Gençler ağaçların yanına doğru yaklaştıkça hangisinin işlerine yarayacağını seçmeye başladılar. Orman köyünde olmak, bir ömrü çam ağaçlarına harcanmak böyle bir şeydi işte. Hangi ağaç işlerine yarayacağını çoktan belirlemişlerdi bile. Tek tek aralarından seçtiler tüm ağaçların. Her birisini bir kişi aldı omzuna getirdiler kahvenin önüne. Balta ile düzeltti hepsini. İnce olan yerlerini kesti ölçtü on metre yaptı. Ağaçların birbirini iyi kavraması için bir yüzlerini yarısına kadar yonttu. Gençler bir taraftan diğer malzemeleri hazırladılar. Çiviler çakıldı. Urgan ile çivilenen ağaçlar yeniden bağlandı defalarca. Artık 40 metrelik bir direk hazırdı. Ucuna televizyonun antenini taktılar.

Geriye çekildi. Ellerini ovuşturarak gülümsedi. Gence doğru iyi ki varsın der gibi baktı. Övünse mi yoksa övse mi bilmiyordu. Köyden kahvenin çatısına üç arkadaş çıktı. Çatının orta direğinin üstünden bir miktar kiremidi aldılar. Ön hazırlıklar tamamlanmıştı. Hava kararmadan bu direk dikilmeliydi. Acele etmelerine gerek yoktu ama yinede zamanları daralıyordu. Birer çay içtiler. Kahvede kim varsa herkes merak içinde olanları izliyordu. Herkesin gözünde bir ümit ışığı vardı. Kahvenin kapısının önünde durdu. Derin bir nefes aldı. Yüksek sesle “hadi arkadaşlar bu gün bizim için çok önemli herkes elinden geleni yapsın karanlık dünyamıza küçük bir ışık tutabiliriz” diyerek dışarı çaktı. Kendine o kadar güveniyordu ki, herkesin geleceğinden o kadar emindi ki arkasına bakıp kim geliyor kim gelmiyor diye kontrol etmedi. Hatta gelmeyenleri teşvik eten ikinci bir cümleye bile gerek duymadı. Kapıyı açık bıraktı. Dik merdivenlerden aşağı inerken ayak seslerini dinlemeyi ihmal etmedi.

Herkes heyecan içerisinde kahvenin önüne çıktılar. Çatıya 6-7 kişi, kahvenin önündeki geniş balkona 6-7 kişi çıktı. Uzun direği çatıya çıkardılar. Uzun urganlar ile yakındaki diğer bir çatıdan çekerek diktiler. Çatının orta direğine bağladılar. Aşağıdan bakanlar “ya burada anten bile görünmüyor, bu biraz fazla yüksek olmamış mı” diye şaka yapmayı ihmal etmediler. Herkes çatıdan ümidi adımlar gibi indi. Televizyon kuruldu. Bağlantılar tamamlandı. İlk ayar için düğmeye basıldı. Tüm köy televizyonu görecek şekilde ayakta dikiliyordu. 4 kişi çatıda bekliyordu.

Samanlıkta iğne arama misali kanal aradılar. Çeşitli yabancı kanalları buldular ama hiçbir şey anlamıyorlardı. Gençlik yıllarını Almanya da geçirdiği için televizyonda konuşulanları biraz anlıyordu. Televizyonu kızarak karıştırmaya başladı. Karıncalı belli belirsiz bir görüntü buldu. Çatıda bulunanlara talimat yağdırmaya başladı. “Dikkatlice ipi biraz gevşetin sonra hepiniz bir olun ve anteni yavaş yavaş çevirin.” Bekledi görüntü iyice silinince “ters tarafa!!” diye bağırdı. Tekrar beklemeye başladı. Olmamıştı. Artık sinirleri iyice geriliyor, ayakta izleyenlerin sayısı azalıyordu. Saatler iyice ilerlemişti. Almanca konuşan kanalları bulunca ses tonunu yükseltmeden ama kızdığını belli etmek için vurgulu bir şekilde “Almanların kanalını çekiyor bu zıkkım bizimkini çekmiyor. Keşke Almanya dan gelirken getirmeseydim bunu da buradan alsaydım bir televizyon. Almanlar televizyonlarını kendi kanalları çekmesi için üretiyorlar sanki” diyerek kalabalığa seslendi. Hiç birini kaydetmediler. Artık yapacak bir şey yoktu. Karanlıkta olsa anteni çatıdan indirdiler. Kiremitleri yerlerine dizdiler. “Yarın madenin kehe gelmek isteyen varsa akşama hazır olsun ben bu maçı izleyeceğim” diyerek kahveden eve gitti. Başarısızlılıkları yaptıkları antenin şaheserliğini kapatamadı. Televizyon izleme isteği orada bulunanları iyice kamçılamıştı. Sabırsızlıkla herkes evine gitti. Başarısızlığı bir türlü kabullenemiyorlardı.

Ertesi gün kahvenin önünde buluşuldu. Maç izlendi.

Belki elektrik olsaydı televizyon çekerdi. Hayatlarına renk katmışlardı ama devamını getirememişlerdi. İlçeye gittiğinde önce televizyon tamircisine gitti. Tüm yaptıklarını anlattı. Televizyonun neden çekmediğini sordu. Yaptığı voltaj ayarından kaynaklanabilirimiydi acaba diye özellikle sordu. Köye elektrik geleceği söylentileri hep dolaşıyordu dillerde. Karanlıklar bitecekti artık.


Yazarın diğer yazılarını görmek için buraya tıklayınız.

Yorumlar  

 
0 #1 eray arslan 2010-02-05 21:41 vallahı davulbaz koyunu buı kadar ozlem taşiyan varmiş hepinize candan tşk ederım Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

SON EKLENEN FOTOGRAFLAR

AYKAN & FERDANE KAFA...
Image Detail
HAMZA KAFADAR (AYKAN...
Image Detail
SUVEYDA KAFADAR (AYK...
Image Detail
ZEKİYE & DİLAVER KAF...
Image Detail
ESMA, MÜZEYYEN, ESRA
Image Detail