KÖR DANA

KÖR DANA

---Hadi kalk kalk bu yağmuru değerlendirelim, danaları açık alana götürelim güneş doğmadan yağmur altında yayılsınlar da sırtlarındaki kurtlar dökülsün. Yoksa derileri delik olur kalitesi düşer.

            İnce tül perde gibi gökyüzünden yere doğru naif bir şekilde inen yağmur sanki ıslatmayacak kadar yavaş, ama tüm doğanın iliklerine işleyecek kadar etkili bir şekilde yağıyordu. Henüz hava tam aydınlanmamış çam ağaçları birer heykel gibi duruyor hafif esen rüzgarla ağaçların bazı bölümleri sallanarak aralarında birbirleri ile işaret dilinde konuşuyorlarmış gibi bir his uyandırıyorlardı. Bu masalsı havaya çam ağaçlarının altında yatan danaların derin nefes sesleri de karışınca ortam tam bir cadı kazanı oluyordu.

            Sıcak kürklerimizin içinden çıkarak kenarda duran kara lastiklerimizi giydik. Islak otların arasında alaca karanlıkta sendeleyerek dana sürüsünün içine doğru yürüdük. Önümüze çıkan tüm dana görünümlü karartıları elimizdeki sopaları sallayarak kaldırdık. Ayak seslerimiz biraz tembel, biraz titrek, birazda yorgundu. Ayağa kalkan danalar tüm vücut dillerini kullanarak birbirlerine kalkmaları sürüye ayak uydurmaları gerektiğini anlatıyorlardı. Genleşiyor, başlarını sallıyor, dik duruşlar sergiliyor, kuyrukları ile kim bilir neler anlatıyorlardı alaca karanlıkta yakınında bulunanlara. Onlar aralarında tam bir sohbet havasında oldukları her hallerinden belliydi ancak biz bu sohbetin içerisinde sanki dilsiz ve sağırdık. Bizim tek hareketimiz elimizdeki sopayı sabah serinliğinde titrek ellerimizle sallamaktı.

            ---Çabuk çabuk çabuk şunları hızlı hızlı sürde bel getirmesinler, bak çabuk ol şu kuru dereyi geçene kadar hızlı sür, genleşir bel getirirlerse gece boyunca aldıkları kilolar boşa gider, danalar incelir diye abimin verdiği talimatlar ortama sanki biraz medeniyet, biraz insancıl, birazda bildik bir hava katıyordu.

            Bu talimat her ikimizin adımlarını telaşlandırdı. Sürünün içine girerken sürekli kör danayı kolluyor ondan uzak durmaya çalışıyordum. Çünkü biliyordum, o çok tehlikeliydi hele de  benim gibi cılız bir çocuk için. Kafasının kıllı, renginin siyah, sürüde ortalamanın üzerinde bir iriliğe sahip oluşu, tüm bu özelliklerine rağmen duruşunda ki güzelliği kör danayı diğerlerinden ayırmama yardımcı oluyordu.

            Kuru dereyi geçene kadar yaklaşık iki dakika kadar danaları hızlı bir yürüyüş ile sürdük. Kuru dereyi geçince orman bitti. Düz, açık ve çayırlı alana geldiğimizde danaların tüm geceden kalma uyuşuk halleri gitmiş, kan akışları hızlanmış, sanki neler oluyor der gibi telaşlı bir hal almışlardı. Sürüyü öylece açık alana bırakınca akşam yedikleri tuzun etkisi ile susuzluklarını gidermek için yağmurdan ıslanan otları yayılmaya başladılar.

            Taze otlar danaların ağızlarında öyle melodik bir ses çıkartıyordu ki, güneş doğana kadar hiç uykum gelmedi. Danaların ağızlarından gelen sesler arasında hayaller kuruyor, daha birkaç gün önce kapanan okuldan kalan zayıf derslerimi düşünüyordum. Keşke biraz daha ders çalışsam orta ikinci sınıfa geçebilsem diye kızgınlık ile dua arasında bir halde hayaller kuruyordum. Ormanda danaların yanında olmak yo yo aslında şehirde caddelerde bahçelerde çocuk parklarında olmak evet benim bulunmam gereken yer orasıydı. Ancak köy insanı olmak, daha çocukken omuzlarımıza binen hayat yükünü taşımak bizi buralara getirmişti. Bu beni hayata hazırlayan bir ders mi yoksa bir talihsizlik mi? Bunu tabi zaman gösterecekti.

            Baharın ortalama manzarası çam ağaçlarının tepesinde beliren gökkuşağı idi. Küçükağmının derede görülen gökkuşağı yağmurun etkisinin geçtiğini aynı zamanda güneşin ışıklarını artık bizim üzerimize göndermesinin zamanının geldiğinin habercisiydi. Ağmının kuzayının tepe noktasından aşağı doğru süzülen güneş ışıklarının bizim üzerimize gelmesini sabırla beklemeye başladım. Ormanda sıra sıra güneş ışığı ile parlayan çam ağaçlarının oluşturduğu görüntüye daldığım sırada abimin talimatı ile irkildim.

            ---Şu havuzu geçen danaları geri dönder. Bak danalar hangi bölgede yayalırsa oraları öğrenir. Eğer bir bölgeyi terk etmeden aynı yerde otlatırsan serbest kaldıklarında o bölgeyi terk etmezler. Biz bu sürüye araziyi günden güne adım adım öğretelim, yarın öbür gün sineklenme zamanı geldiğinde bizim öğrettiğimiz bölgenin dışına çıkmazlar, böylece danaları kaybetmeyiz dedi.

            Abimi can kulağı ile dinledim. Aslında biliyordum ben hiçbir zaman tek başıma çoban olmayacağım. Ama yinede hayvanların hareketleri ile ilgili olan bu bilgi çok ilgimi çekmişti. Elimdeki sopayı zaman zaman yere vurakak zaman zamanda sallayarak danaların yanına koştum. Ancak kör dana orada idi. Hemen uzaklaştım ve yerden aldığım bir taşı hiçbir danaya çarpmayacak şekilde sürünün içine doğru fırlattım. Danalar taşın etkisi ile telaşlı bir şekilde geri döndüler. Kör dana kafasını kaldırdı. Etrafına baktı, kör olan gözünün bulunduğu istikamette olduğum için beni göremedi ama o çok zeki bir hayvandı. Etrafında döndü, beni gördü uzakta olduğumu anlayınca o da diğer sürü üyeleri ile birlikte dönerek abimin talimatına uygun hareket etti.

            Buralarda zaman oldukça hızlı geçiyordu. Güneş tüm güzelliği ile üzerimize doğmuş bizi ısıtıyor, danaların karınları doyduğu için onların hareketlerini kısıtlıyordu. Havanın ısınması ile danalar çayırlık alanda yatmaya başladılar. Bende abim ile birlikte oturuyor yanımıza gelen başka bir çoban ile hangi dağda hangi derede daha fazla ot var hangi mevsimde nerelere danaları otlatmaya götürmemiz gerektiğini konuşuyorduk.

            ---Hadi şu sürüyü toparlayalım, yukarıda ot daha az ve toprak kuru. Sürüyü oraya götürelim. Hayvanların tırnakları sabahtan beri ıslak orada yatsınlar tırnakları kurusun, yoksa tırnakları yara olur diyerek ayağa fırlayan abimin talimatını harfiyen yerine getirdim. Yatan danaları kaldırmak için sürüye doğru yöneldiğimde kör dananın uzakta olduğuna sevinmedim desem yalan olur. Sürü yavaş yavaş harekete geçinde kör danada onlar ile birlikte hareket etti ve benim tüm korkularım ortadan kalktı.

            Ateşin hafif çıtırtıları arasında duran gerçek renginin ne olduğunu bilmediğimiz isten dolayı tamamen siyah görünen çaydanlığımız kaynamaya başladı. Hemen çayımızı demledik, çadırımızdan getirdiğimiz yeşil biber, domates, çökelek ve ekmek ile bir sofra kurduk. Ateşin kömürlerini dağıtarak yufka ekmekleri kızarttık, yeşil biberleri ateşte pişirdik ve dürüm yaparak çay ile yedik. Sürü gün eğilene kadar yatacak kalktığında hemen aşağı çayırlık alana doğru inecek ve öğrendiği bölgeyi terk etmeyecek şekilde otlayacaktı. Bunu bildiğimiz için biraz uyumaya karar verdik ve bir çam gölgesine çekildik. Elimdeki bıçak ile kendime bir oyuncak yapmaya koyuldum. Yoruldukça oturuşumu değiştiriyor, etrafıma bakınarak kendime bir tekerlekli oyuncak yapmaya çalışıyordum. Uzaktan gelen köpek sesleri beni korkutmuyordu. Çünkü abim hemen yanımdaydı. Biraz sonra abim bana ne yaptığımı sordu. Uyumakta olduğu beyaz koyun tüylü kürkün üzerine oturdu.

            ---Sürüdeki danaları tanıyorsun değimli, etrafımızda bulunan sürülerin danaları ile karışırsa ayırabilirsin sanırım dedi.

            Gözlerimi telaşlı bir şekilde sürünün üzerinde gezdirerek abimin söylediğini düşündüm.

            ---Bilmem sanki biraz zor olur bu çünkü 47 tane dana var ben hangi birini diğerinden ayırayım dedim.

            Abim bakışlarını değiştirerek beni hiç konuşmadan bir güzel azarladı. Sürü ile bu kaçıncı hafta olmuştu bilmiyorum. Buralarda zaman ya öğleden öncedir yada sabahtan sonra.  Artık tüm danalara başka gözle bakacaktım. Her birisinin bir özelliğini beynime kazımam gerektiğini düşündüm. Ama yinede gergin havanın dağılması için….

            ---Abi bu kör dana nasıl kör olmuş diye sordum.

            ---Valla bilmiyorum ama babam Erzurum’dan danaları getirdiğinde içlerinde bu da kör olarak geldi. Yani geçen son baharda bunlar geldiklerinde içlerinde en küçüklerden birisi de bu idi.  Kışın yediği yemden mi samandan mı bilmem ama yaza en güçlü bu çıktı. Daha aktaşa geldiğimizin haftası gelmeden tüm danaları kaçırdı ve sürünün lideri oldu. Şu galalı varya o bazen bunun kör yanından yaklaşıyor onu kaçırıyor ama ilk fırsatta adil bir güreşte galalıyı tekrar yeniyor ve yine sürünün liderliğini alıyor.

            Ormanda hayvanların nefes seslerini bastıran traktör sesi ile ikimizde aynı yöne baktık. Hemen ayağa kalktık ve traktörün olduğu yere doğru yarı koşar adımlarla gittik. Babam köyden birkaç komşu ile birlikte gelmişlerdi. Önce abim ile benim hatırımızı sordu. Abim ile  sürünün durumu hakkında yaptığı küçük bir mülakattan sonra danaları damgalamaya geldiklerini söylediler.

            Büyük bir ateş yaktık. Uclarında H harfi olan damgaları ateşin içine koyduk ve danaları birer birer yakalayarak kalça üzerlerine H harfli damgamızı bastık. Tüm orman kıl ve et kokusu ile dolmuştu. Danaların derilerinin yanmasıyla bağırışları karşı dağlardan yankılanıyordu. İşimiz bittiğinde danalar yerlerinde duramaz olmuş her birisi bir çamın altına girerek saklanma ve kaşınma arası bir hareket ile kuyruklarının telaşlı telaşlı sallıyorlardı. Acı çektikleri her hallerinden belli idi.

            En son Kör danaya sıra gelmişti. Kör dananın etrafını komşular sardı. Ama kimse yanına yaklaşamıyordu. Babam tam karşısında öfkeli bir şekilde duruyordu. Kör danaya yaklaşmaya kimsenin cesareti yoktu. Köyden gelen komşularımız ile babam hadi bir şeyler yap dercesine abime baktılar. Abim korkmadan yavaş ama umarsız adımlarla kör dananın yanına gitti. Boynuna ipi bağladı. Gel oğlum diyerek sanki aralarında daha önceden yaşanacakların anlaşmasını yapmışlar gibi damga yapılan yere götürdü. Diğer danalar gibi kör danada kızgın demirin acısı ile bağırdı ama abime hiçbir şekilde zarar vermedi. Yaşadıklarımıza bakılırsa ikisi arasında çok sağlam bir duygusal bağ olduğu görülüyordu. Bir insan ile bir hayvan arasında içinde acı çekmek bile olsa bu şekilde birbirlerine bağlanmaları mümkün mü diye sormadan edemiyordu.

            ---Oğlum bak bu et kokusu özellikle ayıları buraya çeker dikkat edin bu gece diyerek babam geldiği traktör ile gitti.

            Alaca karanlıkta her zamankinden daha da ürkek davranan danaları biraz rahatlatmak için abim eline tuz torbasını aldı ve Hoooov!!! Hooov!!!Hoooov!!! diye bağırmaya başladı. Bu sesin tuz anlamına geldiğini bilen danalar başlarını kaldırıyor yarı koşar adımlarla yattıkları bölgeye doğru geliyorlardı. Yıllardır aynı amaç için kullanılan taşlar artık hayvanların tuz yalaması için mükemmel hale gelmişti. Danaların dilleri taşlara sürttükçe iç gıcıklatıcı bir ses çıkartıyordu. Ben danaların telaşlı ayak sesleri arasında ormandan topladığım odunları çadırımızın önüne taşıdım. Ateşi yaktım, İsli çaydanlığı yine üzerine koydum. Abim tencereyi çıkartarak güzel bir bulgur pilava hazırladı. El fenerinin pillerini kontrol etti. Tek kısa namlulu av tüfeğini elinin altına hazırladı. Çadırımızda uzanmış öylece boş gözlerde karanlığa baktığımız sırada danaların birden heyecanlandığını hissettik. Abim hemen yerinden fırladı, ayağa kalktı, sen buradan çıkma ben şimdi gelirim galiba ayı geldi diyerek tüfeği aldı silik görüntüsünü çadırdan dışarı çıkarttı. Danaların heyecanla bağırışları geceyi yırtıyordu. Ayak sesleri zaman zaman çadıra oldukça yaklaşıyor, kırılan ağaç sesleri beni daha çok korkutuyordu. Abim biraz sonra yanıma geldi.

---Bak sen kör danaya beni kovalıyor diye kızıyorsun ama diyerek el fenerini sürünün üzerinde küçük bir arayış ile gezdirerek bir yerde durdurdu. Işığın altında kör dana vardı, tüm sürü kör dana ile bizim aramızda ama uzakta kocaman bir karaltı hareket halindeydi. Feneri biraz daha kaldırarak ayıyı gösterdi.

---Kör dana ayıyı sürünün içene sokmuyor, Ayı da kör danaya yaklaşmaya korkuyor, ama bu şekilde birkaç saat daha devam ederse bu heyecana fazla dayanamaz. Bu sene sürünün en zayıfı kalır. Ayıyı kovalamalı onu rahatlatmalıyım, bak kör gözünü bize doğru dönmüş, Allahım bu hayvanın iki gözü de görse kim bilir daha neler yapardı dedi.

Elindeki tüfeği ayının olduğu yere doğru kaldırdı tetiği çekmesiyle suratıma vuran basınç bana bir tokat gibi geldi. Ancak tüfeğin çalışıyor olması beni biraz sevindirdi. Abime en çok duyduğum korkuyu titrek ama kısık sesimle sordum.

---Abi ayı yaralanırsa daha da saldırganlaşır, kışın kahvede av hikayelerini hatırladın mı? dedim.

---Yok bu kuş saçması ayıya belki biraz sıcaklığını hissettirir ama yaralamaz. Ayı hem bu sıcak saçmaların etkisiyle, hem barut kokusundan, birde gürültüden dolayı burayı terk eder. Kör dana da fazla yorulmaktan kurtulur dedi.

İşi garantiye alma telaşı ile tüfeği tekrar doldurdu ve aynı istikamete doğru tekrar ateşledi. El fenerinin ışığı ormanın içinde yay gibi gezinirken gördüğü her karaltının üzerinde biraz oyalandıktan sonra arayışını sürdürdü. Kör danayı buldu ve onun etrafına yeniden el fenerini gezdirdi. Kör dana etrafına bakınmaya başladı. Bu da onun rahatladığını ayının artık yakınlarda olmadığını gösteriyordu. Sürüyü hiç bu kadar birbirine yakın yatarken görmemiştim.

Abim sürünün içinde yaralanan dana var mı? Diye dolaştı, ben çadırda korkak, bir o kadar da titrek bekleyişimi sürdürdü. Ayak sesleri bana doğru yaklaştıkça rahatlıyordum abim çadırdan içeri girdi.

---Hadi yat yarın sabah yine erken kalkacağız diyerek biraz önceki heyecanı hiç yaşamamış gibi sakin ve umarsız bir uykuya daldı.

Abimin her ne kadar sakin davranmaya çalışsa bana hissettirmemeye gayret gösterse de heyecanından yorgun düştüğünü kulaklarımı tırmalayan, ormanın en vahşi sesini bile bastıran horlamalarından anlamıştım.

Her zaman olduğu gibi bu sabahın sessizliğini abimin ayak seslerinin bozuyordu. Henüz güneş kendisini göstermemiş, sabahın gümişi renginde abim sürüyü dolaşıyor, bir taraftanda elindeki sopayı sallayarak sürüyü sayıyordu. Sürünün ortasında duruyor, sopasını çenesinin altına alıyor başını öne doğru eğiyor biraz bekliyor tekrar sürüyü sayıyordu. Üçüncü saymasıyla bana doğru bakması bir oldu. Elini sallayarak beni çağırdı. Yüzündeki ifade çok soru sorma şu an büyük bir problemimiz var, sinirliyim der gibiydi.

---9 tane dana yok, ben ağpunara doğru gideceğim, sende hem sürüyü takip et hemde söğütlü dereye doğru  bir bak ama bunları bırakma aman diyerek talaşlı adımlarda ormanda kayboldu.

Allahım sögütlü derede koyun sürüleri vardı ve her koyun sürüsünde sayısını bile bilmediğim kadar çoban köpeği vardı. Sabah çisenin otlar üzerindeki şeklini takip ederek 9 dananın sögütlü dere tarafına doğru gidip gitmediğini anlamaya çalışarak korkak adımlarla ilerlemeye başladım. Çayırlık alana geldiğimde otlardaki çisede hiçbir değişiklik olmadığını hiçbir hayvanın çayırlıkta hareket etmediğini anladım. Çünkü kendi geldiğim iz çok net görünüyordu. Öyleyse buradan hiçbir şey gitmemişti. Bunun rahatlığı ile söğütlü dereye biraz daha yaklaştım. Kaçar adımlarla sürünün yanına döndüm. Çadıra girdim. Biraz ekmek ile bir domates alarak yemeye koyulduğum sırada abimin ormanda danaları kovalayarak getirdiğini görünce nasıl sevindim anlatamam.

---Siz Başçatağın ekinlerine inersiniz haaa, daha kelleyi güvermemiş ekinlerin kokusunu nasıl aldınız, gündüz oralara gelen ineklerin kokusu sizi oraya çekti değimli diye bağırıyordu. Sanki karşısında onun söylediklerini anlayacak birisi varmış gibi ciddi, her söyleyeni değerlendirecek, ona göre yarınlarını planlayacaklarmış gibi de açıklayıcı konuşuyordu. Ancak en dikkatimi çeken şey ise kör dananın da 9 kayıp arasında olduğu idi. Dahada ilginç olan ise abimin elindeki sopa ile kör danaya vurduğunda onun sadece kaçması idi.

---Bu kör varya bu kör benim her dediğimi anlıyor, bak sürüye ayıyı bile sokmuyor ama benim ona sopa ile vurmama hiç seslenmiyor neden çünkü biliyor hata ettiğini. Ortalıkta kurdu var ayası var daha da kötü hayvan hırsızları var. Bana karşı gelirse bu duruma bir çare olması için sürüden uzaklaştırılacağını bile yorumluyor. Bu kör var ya ne fenadır buu diye son kelimesini uzatması anlattıklarının çokta ciddi olmadığını gösteriyordu.

Sonbahar yaklaşmış sürü tam pazarlanacak hale gelmişti. Ben okulun ne zaman açılacağı konusunda birisinden duyacağım küçük bir haberin peşindeydim. Köyden gelen kardeşlerime bu konuyu soruyor, babamdan ise okul ile ilgili bir haber duymak için öylece bekliyordum. Aslında başarılı bir öğrenci olmadığım için okulun açılması beni çokta sevindirmiyordu ama medeniyetin cazibesi her türlü olumsuzluğu unutturuyordu.

Kalabalıklara karışmak, arkadaşlarımla caddelerde gezinmek, belki bir dondurma yemek hayallerimi süslüyordu. Ormanda sürü ile geçirdiğim günler bana yalnızlığı öğretti. Kendimi dinlemeyi, yokluğu, kısıtlı imkanlarda sorunlarla başa çıkmayı, yani özgüveni öğretti. Hayvanlar ile sürekli olan iletişimim sabrı öğretti. Konuştuğumu anlamayan benim hiçbir şahsi ihtiyacıma cevap veremeyen, benim zevklerimi bilmeyen, dilimden anlamayan hatta dilinden anlamadığım ama tüm günümü paylaşmak zorunda olduğum canlılar ile geçirdiğim zaman benim karakterimi şekillendirdi. Bir gün hayatımı idame ettirmek için her türlü imkana kavuşursam kaynaklarımı en verimli şekilde kullanmam gerektiğini öğretti. Bir gün işim gereği veya başka şekilde zorluklarla karşılaşırsam zorlukla nasıl mücadele etmem gerektiğini, yılmadan tüm kaynakları en doğru şekilde aynı zamanda en doğru yerde kullanmam gerektiğini öğretti. Hayatın sadece gezmek, çalışmak, yemek, içmek olmadığını; hayatın aynı zamanda sabır olduğunu, yapılan hataların anlayışla karşılanması, derdini anlatamayanın derdini anlamak olduğunu, doğruların sadece kendi doğruların olmadığını, karşıdakinin de kendine göre doğrularının olabileceğini, bu durumun anlayışla karşılanması gerektiğini öğretti. Az konuşarak, çok düşünerek yaşamayı öğretti. Doğa ile mücadeleyi, tüm hayatla nasıl başa çıkmam gerektiğini öğretti. Sebepsiz sevmeyi yani hayatın tüm evrelerini öğretti.

Artık sonbahar gelmiş sürüye müşteriler gelip gidiyor, pazarlıklar kıran kırana devam ediyordu. Başında eğri duran kahverengi şapkanın altında ezilircesine duran bükük beli, ağzından hızlı hızlı çıkan cümleleri ile en önemli müşterilerden çolak Halis yine sürüye hayran hayran bakıyordu. Müşteriler sürünün etrafında sürüyü dolaşmaya çalışırken kör dana yine o korumacı tavrını yüklenmiş müşterileri uzak tutma çabasında idi. Babamın sağ eli ile çolak halisin sol eli öyle şiddetli sallanıyor, aralarında şartlar öyle hızlı değişkenlik gösteriyordu ki yapılan pazarlıktan hiçbir şey anlamıyordum. Öylesine bakıyor ancak pazarlığın en çok şiddetini izliyordum. Ne kadar çok bilinmezi olursa o kadar seyri zevkli oluyordu. Yıldızların altında çamlardan yansıyan pazarlık sesleri artık yerini nasıl götürülecek sürü nereye kadar yaya nereye kadar araç ile götürülecek konuşmalarına bırakmıştı.

Artık şiddetini ve soğuğunu artıran rüzgar altında bu günün sürü ile son günümüz olduğunu ben abim ve kör dana biliyorduk. Tüm sürü rutin bir gün olarak sabah otlamasına başlamış ancak daha güneş iki kavak boyu yükselmeden sürüyü götürecek olan çolak Halisin adamı  gelmişti Yukarıyahyasaray köyüne kadar yaya gidilecek sonra kamyonlarla Çolak Halisin arazisine bırakılacaktı. . Sürü bir araya getirildi. Yukarıyahyasaray köyüne doğru belli belirsiz yürüyüş başladı. Kör dananın gözü abimde, hep onu gözetliyordu. Abim ile ben sürüden uzaklaşmaya başladığımızda kör dana sürüden ayrılarak Çolak Halis’in görevlisine saldırdı. Koşarak yanımıza gelen adam abime durumu anlattı. Abim hızla sürünün yanına gitti. Kör danaya özlem dolu bir sesle,

--Senin hissettiklerinin aynısını bende hissediyorum. Ancak hayat böyle, bir gün ayrılmak zorundaydık, o gün bu günmüş, yapacak hiçbir şey yok, bu nedenle herkes kendi yoluna gitmek zorunda dedi.

Kör dana abimi dinlemiyormuş gibi arkası dönük bir şekilde başı yukarıda kulakları abimi dinlediğini belli edecek şekilde geriye yatık olarak hiç kıpırdamadan duruyordu. Sanki birisi ıh dese ağlayacak gibi bir hali vardı. Abimin konuşması bittikten sonra yavaşça geriye döndü, başını sürüyü gösterir bir şekilde bir hareket yaptı. Abim ile birbirlerine bakakaldılar. Sonra kör daha bir kez daha aynı hareketi yaptığında artık abim yapacak bir şey yok der gibi omuzlarını indirdi kaldırdı. Başını yana eğdi dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerini saklar gibi davransa da göğüs kafesinin hızlı hızlı genişlemesinden belli olurdu.

-- Benim senin ile olan insani dostluktan daha öte olan arkadaşlığımız burada bitti. Hayatın gerçekleri bunlar senin için ne kadar zor ise benim içinde o kadar zor senden ayrılmak. Ne olur git artık. Bana bunu yapmaya hakkın yok dedi.

Kördana sürünün arasına karıştı sık sık abime doğru dönerek söğütlü dereden karşıya geçti. Lacivert çam ormanın arasından görünmez olana kadar abim dizlerinin üzerinden ayağa kalkmadı.

Sevgi emek miydi, sevgi aş ekmek miydi, sevgi bir karşılık bir borç muydu, bir insan ile bir hayvan arasında böyle bir sevgi böyle bir dostluk olabilir miydi.

Abim için çobanlık o günden sonra hiçbir tadında olmayacaktı.

                                                                                                                                                                             Özdoğan SARIÇAM 

                                                                                                                                                                                   (Rize 2015)

                                  

 

 

                                                          

 

 

 

 

 

Yazarın diğer yazılarını görmek için buraya tıklayınız.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

ÜYE GİRİŞİ






Kullanıcı Adı/Şifre hatırlatıcısı Kullanıcı Adı/Şifremi Unuttum?
Kayıt Ol Kayıt Ol
Not: Kayıt işleminden sonra Activasyon maili ulaşmadıysa Önemsiz postaları Kontrol ediniz.

KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Yok

ZİYARETÇİ SAYACI

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün82
mod_vvisit_counterDün183
mod_vvisit_counterBu hafta716
mod_vvisit_counterBu ay3521
mod_vvisit_counterToplam576371

RASTGELE VİDEO

SPONSORLARIMIZ

SON EKLENEN FOTOGRAFLAR

AYKAN & FERDANE KAFA...
Image Detail
HAMZA KAFADAR (AYKAN...
Image Detail
SUVEYDA KAFADAR (AYK...
Image Detail
ZEKİYE & DİLAVER KAF...
Image Detail
ESMA, MÜZEYYEN, ESRA
Image Detail